KADİM BİR SEVDA MASALI

Ruh cana her zaman dokunurmuş, dokunurmuş da can bedene tutkunmuş, ruha dönüp bakmazmış. Can dönüp dolaşıp eninde sonunda ruha varırmış. Ama bu yolculuk canın özüne öyle bir değer katarmış ki canın getirdikleri ruha bal gibi olurmuş. Can tıpkı bir arı gibi yaşam çiçeklerinden toplarmış özlerini, ruh kovanına taşırmış onları. Böyle rivayet edilir bilgelerce, böyle dillendirilir kadim bir sevda.

Her sevda hikâyesi üç kişi çevresinde dönermiş, kişiler değişse de üçlü ilişki değişmezmiş. Can, çokluğuyla yaralıymış, ondan ayrılan her parça ışığını biraz daha karartırmış. Onun için her kavuşmanın içinde büyük bir sevinç, iyilik ve uğur varmış. Ruhun canı görebilmesi için canın parıldaması gerekirmiş. Işıl ışıl parlayınca canın da gözleri açılır ruhu fark edebilirmiş. Canın gözlerini açacak olan bedenmiş. Öyle ya bir cana bir göz fikrini bedenden başka kim verebilir ki?

İnsan canı bedende gözünü açınca bedenden başkasını bilmezmiş ilk önce. Can bedeni görür onun ardından gidermiş. Can çok özenirmiş bedenine, kendisini bile unuturmuş. Can kendisini bedeniyle var etmiş etmesine ama bir gün başka canların başka bedenlerinin öldüğünü görmüş. İçini bir korku kaplamış, kaybetme korkusu. Bedenlerin toprağa karışıp gittiğini gördükçe kendisinin yok olacağını düşünmeye başlamış.

Ölüm denen deneyim canın bütün mutluluğunu elinden almış, onu acıyla tanıştırmış. Can bu kaçınılmaz sonun var olduğunu görmüş ama böyle her şeyin kesilip bitmesine bir anlam verememiş. Bu çıkmazı, bu bilmeceyi soracak bir bilge kişi aramaya karar vermiş. Can bütün soruların yanıtlarını bilen, görünmeyeni bilen bilge birinin kim olduğunu acıya sormaya karar vermiş. Acı cana kendisinin de öğretmeni olan ışık bilgesine sormasını söylemiş ve bütün düşüncelerin duruncaya dek gözlerini kapatıp bekle, artık dış gözlerinle nasıl dışa baktıysan şimdi iç gözlerinle içe bakacaksın, diye eklemiş.

Can gözlerini kapatmadan önce acıya bir şeyi merak ettiğini söylemiş. Nasıl oluyor da bir ışık acının öğretmeni olabiliyor, demiş. Acı gülümsemiş, eğer durduğun yeri bilirsen bunu anlarsın. Şimdi sen benim içimde duruyorsun, ben de karanlığın içinde. Ben ışık sayesinde öğrendim durduğum yeri, onu anımsadım, sen ışığı anımsayabilirsin, diye karşılık vermiş.

Can, zihnine takılan bir sorudan daha kurtulmak istemiş. “Önce ışık mı vardı karanlık mı?” Acının yanıtı gecikmemiş, “Her zaman ilk öğretmen ilk öğrenciden öncedir. Ah can, hala zihinsel aklının havuzunda yüzüyorsun, sezgi ve esin denizinde soruların oluşmadan yanıtları bileceksin.”

Acı canın ellerinden tutmuş, “Şimdi kapat gözlerini, içine bak, içini dindir ve anımsamaya başla. Mutlaka bir yerlerde o büyük ışık tufanından minik bir kıvılcım kalmıştır seni bekleyen.”

Işık bilgesi her canın içinden gelirmiş, her cana kadim bir sevda masalı anlatırmış. Can gözlerini kapatıp içini seyre dalmış. İçi çok kalabalıkmış, öyle ki gelenin gidenin haddi hesabı yokmuş. Bu yüzden bu işi başaramayacağım diye korkmuş. Bir gün gelen giden azalmaya, hatta in cin top oynamaya başlamış. Ne beden geçmiş aklından ne ölüm gelmiş aklına. O boşlukta içinden bir kıvılcım büyümüş, bir ışık topuna dönüşmüş.

Can içindeki ışığa alışmış iyice, onunla o konuşmasa da konuşmaya başlamış. Bıkmadan usanmadan ona bedenden öte ne var, diye sormaya başlamış. Ve bir gün ışık topu konuşmaya başlamış onunla. Önce iyice büyümüş, renklenmiş, dönmeye başlamış ve yanıtlamış sorusunu. Can ilk kez adını duymuş ruhun, onu merak etmiş. Işık hiç duraksamadan ona ruhu anlatmış günlerce. Işık topu cana bedenin gözlerinden nasıl baktıysa şimdi kendi gözlerinden bakması gerektiğini söylemiş. Ancak can gözüyle bakınca ruh görülebilirmiş.

Can önce bakışlarını fark etmiş. Işık topunu nasıl gördüğünü, onunla nasıl konuştuğunu düşünmüş. Canın gözleri bilinciymiş, kendisinin bir göz olduğunu anlamış. Kocaman bir bilinç gözü olarak çevresine ışık yaydığını görmüş. Can için her şey değişmiş, öyle ki hortumundan tutup yılan dediği kocaman bir filmiş. Öyle bir ışık topuymuş ki hem gözmüş hem kulakmış hem dilmiş. Canın kendisi de bir ışık topuymuş, can o an kendisini bilmiş.

Can kendisini beden gözünden bakan bir bilincin parçası sanırken o bilincin kendisi olduğunu öğrenmiş, yeni bir yolculuğa çıkmaya karar vermiş. Nerede olursa olsun gidip ruhu bulacakmış. Bir ışığın bir tek yolculuğu olabilirmiş o da kaynağına dönmek. Can da kendisini yola vermiş. Pervane misali uçmuş, uçmuş ve bir gün, kanadı aleve değdiği an, muradına ermiş.