ANA TANRIÇANIN ÇAĞRISI

Bu Kanatlı Sözler Parmenides ve Ferüdüttin Attar Sufilerinin Anısına Söylenmiştir.

I.

Belli belirsiz biçimler bir bulanıklaşıyor bir berraklaşıyordu. İnsanlar yürüyor, birbiriyle konuşuyor, tezgahlara yaklaşıyordu. Kimileri satıcılarla çeşitli hareketler içindeydi. Belli ki kalabalık bir pazar yeriydi. Kimileri şişman kimileri bir kemik bir deriydi.

II.

Kendisini rüyada görür gibi dışarıdan izliyordu. Karşısında “o” vardı. O, önceki gün görmeyi dilediğiydi; çok istediği ama hiç bilmediğiydi. O, karanlık göğünün en parlak yıldızıydı. O, bu çöl yerinde güneşin kızıydı. Ona baktı gözleri kamaştı, aldırmadı bu duruma ona doğru yaklaştı.

III.

“Sen o musun?” diye sordu.

“Evet” yanıtını aldı.

Durdu, “Sen o musun?” diye tekrar sordu.

“Evet” dedi.

“Sen o musun?”

“Evet.”

IV.

Pazar yerinde dolaşan çoktu. Ama yalnız hareketler vardı. Ses yoktu. Her şey durmuştu sanki. Yürüyenler yürüyor, konuşanlar konuşuyor, mallar tartılıyor, paralar uzatılıyordu. Sonra sesler gibi hareketlerin hepsi durdu. Bu durum belki bir başkası için kusurdu. İnsanlar ve doğa donmuştu. Sanki ikisi yaşamdan alınıp bir tabloya konmuştu. Konuşmuyor ama birbirlerini duyabiliyorlardı. Onun gözünün içine baktı. “Götür beni.” dedi ağzını kıpırdatmadan. “Götür beni, aramıza bir şey katmadan. Şu karşımdaki güneşliğin batmadan.”

V.

Gözlerimin içine bakmayı bir an bile kesmeden ve gözlerinin içinden konuştu. “Dileğini duydum, özlemini biliyorum. Ben de sana bu görevle çekiliyorum. Kalından inceye, yavaştan hızlıya, aşağıdan yukarıya özlemin. İlkin dursun dudakların, özgürleşsin sözlerin, anlatsın çarçabuk anlatacağını gözlerin. İlkin bedenin geride, gerçek benin biraz ötede… Sonra seni taşıması için yokluktan bir kanatlı at çağır. Üzerine hiçliğin pelerinini al ve bir kadeh tükeniş iç. İpince hallerden kendine bir hal biç. Kalbini hafiflet iyice, kalbinde tek kalan olsun hiç…  Ayağını terk edişin üzengisine koy ve boşluk ülkesine doğru atını sür. Sürekli kaybolacaksın, ama tamamen kaybolacağın dünyaya ulaşıncaya dek nallarınla gökyüzüne yıldız ek.”

VI.

Ölümsüz ve yüce olmak istiyordum. Önce kendimden kurtuldum. Yokluktan kanatlı atı çağırdım. Yalnızca düşündüm, ne seslendim ne bağırdım. Atım önde geldi arkasında nallarından çıkardığı yıldızları… Ve başka atlar da vardı üzerinde binicileriyle: Tanrıçalar, güneşin kızları…

VII.

Bulutları aşıyorduk birlikte. Aslında bir denizde yüzüyorduk teklikte. Rüzgârın sesiyle yer değiştirmiş bir flüt sesiyle kapılardan geçiyorduk yıldızlar fışkırtarak nallarımızdan. Karşıcılarımız neşeliydi her eşikte, küçük bir çocuk olmuştuk bulutlardan beşikte.

VIII.

Sonunda tam karşısında, Ana tanrıça’daydım. Sonunda kendi içimde hem güneş hem aydım. Apaydınlık bir noktaydı, elimi tutu ve avucuna aldı. Ellerim sonsuza dek orada kaldı. “Hoş geldin genç adam, burada oluşun, yıldız sıçratan atlarla kayboluşun ecelin nedeniyle değil ve sana hiçbir yararı olmayacak ölümlülerin yasaları, bunu bil. Ah, ölümlüler kendilerini Bütün’den ayırıp parçalarını yeniden deneyimlemeyi seçenler, karşıtlarla hatırlamaktan geçenler… “

IX.

Başımı kaldırdım, sanki ışıktan bir denize daldırdım. Ana tanrıça’nın gözlerine baktım, az kalsın kör olacaktım. Eğdim başımı, mutluluk pınarı göğsünden aldım ışıktan aşımı. “Bana yasalardan söz et.” dedim ve yanıtını bekledim. Saçımı okşadı. “Genç adam, hepimiz Bir’iz, birimiz kaybedersek hepimiz kaybederiz. Ve her şey yeterince var, bu yüzden vermeyi, bırakmayı bil, biriktirdiğin hep zarar. Sevgi ve güven ikliminde mal mülk, öfke-kibir neye yarar.”

X.

O, sevgiyle susunca ben merakla sordum. “Adalet nedir?” O, duruyordu, ben de durdum. Önce kalbimde bir hareket duydum, sonra o konuşmaya başladı, ben ona uydum. “Genç adam, adalet mis kokulu bir güldür, verdiğin emekler karşılığında hak ettiğin tekâmüldür.  Ve sizin dünyanızda, yeryüzünde olmak için adil, insanlara tanınan olanaklarda eşitlik yaratmalısınız sonuçlarda değil.”

XI.

Yanıtların verdiği sarhoşluk yeni sorular sormamı engelledi, yine de şu bölük pörçük aklım pek çok gerçeği belledi. Kim bilir ne kadar süre geçti, kanatlı atım ve genç kızlar beni ne kadar bekledi. Ana tanrıça omzuma dokundu. O anda dilim dolandı, boğazım yutkundu. “Genç adam, şimdi dönme zamanı geldiğin yoldan. Yolun açık olsun, geniş kalbin hep ışıkla dolsun, her arayan senin gibi yolunu bulsun.”

XII.

Belli belirsiz biçimler bir bulanıklaşıyor bir berraklaşıyordu. Işıklar yürüyor, yıldızlara yaklaşıyordu. Tozun, gürültünün içinde bedeni aşağıdaydı, gerçekte ondan ne kadar uzaktı. Önce büyük bir acı duydu, sonra birden gözlerinden baktı. İnsanlar birbiriyle konuşuyor, satıcılar müşteri peşinde koşuyordu . Belli ki kalabalık bir pazar yeriydi. Kimileri kaskatı karanlık kimileri apaydınlık bir ışık eriydi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir